SİYASET
Yayınlanma : 31 Ekim 2026 10:42

Ne zaman bu kadar insanlığımızı kaybettik?

Ne zaman bu kadar insanlığımızı kaybettik?
Bir insanın düşmemesi için uzatılan kol, nasıl olur da siyasi linç sebebi hâline gelir?

 

Bir insanın düşmemesi için uzatılan kol, nasıl olur da siyasi linç sebebi hâline gelir?

Ne zaman bu kadar kutuplaştık? Ne zaman aynı düşünmediğimiz insanı karşımızda bir rakip değil, düşman olarak görmeye başladık? Ne zaman siyasi görüşlerimiz, vicdanımızın ve insanlığımızın önüne geçti?

İnsan, kendisi gibi düşünmeyen bir başkasına tahammül edemeyecek noktaya nasıl gelir? Siyasi tercihlerimiz, ideolojik farklılıklarımız, dünya görüşlerimiz bizi birbirimize düşman mı etmelidir? Bir insanın siyasi düşüncesi farklı diye ona kin mi beslemeliyiz? Hatta sırf aynı safta durmuyoruz diye birbirimizin acısına, düşmesine, tökezlemesine sevinir hâle mi gelmeliyiz?

Son günlerde yaşanan bir olay, aslında toplum olarak nereden nereye savrulduğumuzu bir kez daha gözler önüne serdi.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Anıtkabir merdivenlerinde yürürken tökezleyen MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin düşmemesi için koluna giriyor. Siyaseten birbirlerine rakip olan iki genel başkanın arasında yaşanan bu insani refleks, normal şartlarda takdir edilmesi gereken bir davranışken sosyal medyada linç kampanyasına dönüştürülüyor.

İnsan sormadan edemiyor: Dervişoğlu'nun suçu ne?

Bir insanın düşmesini engellemek mi? Siyasi rekabeti bir kenara bırakıp insani bir refleks göstermek mi? Yoksa kendisiyle aynı siyasi çizgide olmayan birine karşı nezaket gösterebilmek mi?

Allah aşkına, hangi vicdan bu davranışı eleştirebilir?

Siyaseten rakip olmak, insan olarak birbirimize düşman olmayı mı gerektiriyor? Birbirimizin tökezlemesini mi beklemeliyiz? Karşımızdaki insan düştüğünde elinden tutmak yerine, düşüşünü alkışlamak mı bizim yeni siyasi kültürümüz?

Eğer mesele buysa, gerçekten çok ciddi bir akıl tutulması yaşıyoruz demektir.

Siyaset rekabettir, düşmanlık değil. Fikir ayrılığıdır, husumet değil. Eleştiridir, kin değil.

Milliyetçilikten söz ediyoruz. İnançlarımızdan, medeniyetimizden, kardeşliğimizden bahsediyoruz. Peki, bütün bu değerlerin özünde insan sevgisi, merhamet, hoşgörü ve vicdan yok mu?

 

Bir insanın düşmesini engellemek, hangi milliyetçilik anlayışına aykırıdır? Bir rakibine nezaket göstermek hangi demokrasi kültüründe suçtur? Farklı düşündüğü bir insana el uzatmak hangi inancın değerleriyle çelişir?

Hiçbirine!

Aksine bu davranış, bütün bu değerlerin ortak paydası olan insanlığın gereğidir.

BİZİM MEDENİYETİMİZİN ÖZÜ HOŞGÖRÜ DEĞİL Mİ?

Anadolu'nun mayasında hoşgörü vardır. Bu topraklar, farklı düşüncelerin, farklı inançların ve farklı hayatların bir arada yaşayabildiği büyük bir medeniyetin mirasını taşır.

Yüzyıllar önce yaşamış Hacı Bektaş Veli'nin, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin öğretileri bugün bile insanlığa yol gösteriyorsa, bunun sebebi insanı merkeze alan anlayışlarıdır.

Bu noktada Hacı Bektaş Veli ve Mevlânâ hakkında anlatılan meşhur bir menkıbe aklıma geliyor.

Rivayet edilir ki bir adam, haksız ve haram yoldan kazandığı parayla bir inek satın alır. Daha sonra yaptığı işten pişman olur ve bu ineği bağışlayarak hayırlı bir iş yapmak ister.

Önce Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına gider. İneğin haram parayla alındığını öğrenen Hacı Bektaş Veli, bu bağışı kabul etmez.

Adam bunun üzerine Mevlânâ'nın dergâhına gider. Durumu ona da anlatır. Mevlânâ ise ineği kabul eder.

Adam merakla, Hacı Bektaş Veli'nin kabul etmediği bağışı kendisinin neden kabul ettiğini sorar.

Mevlânâ şöyle cevap verir:

"Biz bir karga isek, Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Karga her leşe konar, şahin her leşe konmaz. Bizim gönlümüz bir karga gibidir, bu yüzden kabul ederiz."

Adam, Mevlânâ'nın bu sözlerini duyunca yeniden Hacı Bektaş Veli'nin dergâhına gider. Mevlânâ'nın kendisi hakkındaki övgülerini anlatır.

Hacı Bektaş Veli ise şöyle der:

"Bizim gönlümüz küçük bir su birikintisi, küçük bir göl gibidir. O su birikintisine bir damla haram düşse suyunu bulandırır, kirletir. Ama Mevlânâ'nın gönlü okyanus gibidir. Okyanusa bir damla haram düşse okyanusu kirletemez."

Bu menkıbenin doğruluğundan ziyade taşıdığı mesaj önemlidir. İki büyük gönül insanı, birbirlerini küçültmek yerine yüceltmektedir. Biri diğerinin büyüklüğünü anlatırken kendi mütevazılığını ortaya koymaktadır.

Düşünün; aynı dönemde yaşamış, farklı anlayışlara sahip iki büyük isim, birbirlerini ötekileştirmek şöyle dursun, birbirlerine methiyeler düzmektedir.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Peki, biz ne yapmışız?

Birbirimizin düşüncesine tahammül edemeyen, farklı siyasi görüşteki insanların insani davranışlarını bile sorgulayan bir noktaya gelmişiz.

SİYASETİN KAYBETTİRDİĞİ EN BÜYÜK DEĞER: VİCDAN

Bugün siyasette öyle bir iklim oluşturuldu ki insanlar artık ne söylediğinden çok, kimin söylediğine bakıyor. Bir sözün doğruluğu, bir davranışın güzelliği, bir düşüncenin haklılığı ikinci planda kalıyor.

Önemli olan, o sözü söyleyenin hangi partiden olduğu!

Bir siyasi lider doğru bir davranış sergilediğinde kendi mahallesinden değilse eleştiriliyor. Bir rakibinin başarısına sevinmek, bir rakibinin acısını paylaşmak, ona yardım etmek neredeyse siyasi kimliğe ihanet gibi gösteriliyor.

Oysa siyaset gelip geçicidir. Makamlar değişir, iktidarlar değişir, partiler değişir, liderler değişir. Bugün yan yana yürüyenler yarın farklı saflarda olabilir. Bugün rakip olanlar yarın aynı masada oturabilir.

Ama insanlık, bütün bu değişimlerin üzerinde durması gereken ortak değerimizdir.

Siyasi kimliğimiz, vicdanımızı rehin almamalı. Partizanlık, insani reflekslerimizi köreltmemeli. Bir başkasına uzattığımız yardım eli, siyasi aidiyetimize göre şekillenmemeli.

Çünkü insanlık, parti rozetiyle ölçülmez.

NEREDEN NEREYE!

Hani siyaset dünyamızda sıkça kullanılan meşhur bir söz var ya: "Nereden nereye!"

İşte tam da öyle bir manzarayla karşı karşıyayız.

Bir zamanlar farklı düşüncelere saygıyı, hoşgörüyü, kardeşliği ve dayanışmayı konuşan bir toplumdan; siyasi rakibine uzatılan yardım elini bile eleştiren bir topluma doğru savruluyoruz.

Bir insanın düşmemesi için uzatılan kolu tartışma konusu yapıyoruz. Oysa tartışmamız gereken, neden birbirimizin düşmesini isteyecek kadar öfkelendiğimizdir.

Asıl sorgulamamız gereken, farklı düşünen insanlarla aynı ülkede, aynı şehirde, aynı sokakta ve aynı sofrada nasıl yaşayacağımızdır.

Unutmayalım ki bir gün hepimiz tökezleyebiliriz. O gün yanımızda kimin olacağını, hangi partinin mensubu olduğuna bakarak değil, insanlığına bakarak anlayacağız.

Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:

Biz ne zaman bu kadar birbirimize diş biler hâle geldik? Ne zaman farklı düşünmeyi düşmanlık, nezaketi zayıflık, merhameti taviz saymaya başladık?

Ve en önemlisi…

Ne zaman siyaseti insanlığımızın önüne koyup insanlığımızı bu kadar kaybettik?

Çünkü bir toplumda insanlar, birbirlerinin düşmemesi için uzattıkları eli bile savunmak zorunda kalıyorsa orada sadece siyaset değil, vicdan da ciddi bir sınavdan geçiyor demektir.