KIZGINIM..!

Baktım, neredeyse iki ay olmuş yazmayalı… Yoğun adamım ya! Fırsat bulamamışım demek… Mahrum etmişim kendimden, geniş okuyucu kitlemi! Özlemişlerdir beni! Görüyorsunuz değil mi? Hiç de mütevazı değilim! Renkli bir hayatım, yoğun bir işim ve şöhretli bir yanım var. Ne mutlu bana! Aynalara bakmadan, yaşamayı öğrendim sonunda…
    Kızgınım! Önce kendime… Sonra ariflere, âlimlere ve mahirlere… Sizler tevazuu diye geriye çekilirken,  ahmaklar sarıyor dört bir yanı. Mütecaviz, mütekebbir ve hadsiz! Görgüsüz, kaba ve küstah! Şark kurnazı hepsi… Gördüğünden, göz hakkı istiyorlar… İhtirasları doymak bilmiyor. Sırtlan ve akbaba gibiler; geriye leş bile bırakmıyorlar!
    Bilmediğini bilenler… Hakikat âşıkları… Erdem ve irfana meftun olanlar… Siz ey köşelerine çekilmiş münevverler!
    Sizler, fildişi kulenizde inzivaya çekildiğinizde, meydan kimlere kalıyor, görüyor musunuz? En yakından başlamak üzere, cemiyetin gırtlağına hangi vampirler köpek dişlerini geçiriyor, biliyor musunuz? Onu aldatıyor, bir şekerle kandırıyor, yarınlarını elinden nasıl çalıyor, haberiniz var mı?
    Üzülüyorsunuz, bilirim… Üzülmek yeter mi?
    Hayatında bir tane biyoloji veya tıp makalesi okumamış cahiller, aşı karşıtlığına başlamışlar… Sanatın tarifini bile yapamayacak odunlar, roman eleştirisi yapıyorlar… İmlası düzgün bir paragraf yazamayan hödükler, gazeteye köşe yazıyorlar…
 Sabah kahvaltısında ne yiyeceğini düşünmekten öte ufku olmayanlar devlet adamlığına, anlamlı birkaç cümleyi peş peşe kuramayanlar başkanlığa, sosyal medyadan gördüğü birkaç aforizma ile bilgeliğe soyunuyorlar…
Öyle böyle değil! Dergiden makale okuyorum. Bir şair ve şiirinden bahsediyor… Israrla sanat ve edebiyat, şiir ve edebiyat ifadelerini kullanıyor. Koca akademik sıfatlar takmış isminin başına! Belli ki edebiyatın güzel sanatların bir dalı, şiirin de edebiyatın bir şubesi olduğundan habersiz. Bilmemek ayıp değil, şüphesiz… Hepimiz bilmediğimiz birçok şeyin cahili değil miyiz? Ama bilgiçlik taslamak ne demek? Ne güzel söylüyor Cündioğlu: “Bilgisizlik bilmişlikten yeğdir; ilkinin çaresi vardır, ikincisinin yoktur” diye…
    Bir başka anlı şanlı yazar, romanı almış eline, güya eleştiriyor… Orhan Pamuk’un son romanı “Veba Geceleri” ni… Arkadaş, bir tarih kitabı sanmış herhalde! Yanlışlar bulmuş kendince… Fikri taarruza geçmiş… O öyle değil, böyledir demiş…
    Yazık! Daha roman nasıl bir sanattır, anlamamış… Zaten roman değil, kitap ifadesini kullanıyor. Doğru, roman bir kitaptır. Lakin bir heykele taş demek gibi bir şeydir bu... Farkında olamamaktır. Özeline girememektir. Eleştirileri de bu bakışı pek iyi yansıtmaktadır. Tek tek yanlışlarını sayıp dökemeye gerek bile yok. “Gaf” var zira bakışında… Roman bir kurgudur. Yani romancı yalan söyler. Hayal ettiklerini, kendi de değil, bir hikâyeciye anlattırır. Bilimsel gerçekliğin peşinde değildir romancı… Kendi içinde bütünlük ve anlam taşır roman. Başarısı da diğer birçok ölçüyle birlikte, kurgusunun gücündedir. Akıl sahasında yalan ile gerçeği ayırt edemeyene, çocuk veya deli derler… Sanat eleştirmenliği yapmaya kalkanlara ne derler, bilemedim…
    İşte size iki misal, sırça köşklerinde, başka bir güneşin doğacağı iklimi bekleyenler! 
    Sizlerin aydınlatamadığını, ne ahmaklar aldatıyor, görün…

Yorum Yaz
  • UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik yorumları onaylanmamaktadır.